Peygamber’in ölümünü (632) fırsat bilen Ebu Bekir, Ömer başta olmak üzere bazı kişiler, Ali’nin cenaze işleriyle uğraştığı bir sırada başka bir yerde toplanıp, Muhammed’in Hz. Ali’ye ilişkin istek ve buyruklarını hiçe sayarak, Ebu Bekir’i Halife ilan etmeleri, bir büyük ayrılığın başlangıcı olarak kabul edilebilir. Bu olay Ali taraftarlarının tepkisine yolaçarak, Ali’nin haksızlığa uğradığı, hakkı olan halifeliğin gasbedildiği düşüncesinin yayılmasına neden oldu. Birçok insan Ali’ye başvurup, onun bu duruma müdahale etmesini, gerekirse zor kullanarak hakkı olan halifeliği geri almasını önerdi. Ancak o, İslam’ın henüz yeni olması nedeniyle ciddi yaralar alabileceğinden kaygı duyarak, makam ve mertebe için kan dökülmesinin doğru olmadığını düşünerek, müttevazı yaşamına devam etti. Daha sonra oğulları Hasan ve Hüseyin de aynı doğrultuda aynı şekilde davranmayı yeğlediler...
Ebu Bekir’i, Ömer’in ve Osman’ın halifelikleri izledi. Ancak Osman’ın ayaklanan halk tarafından öldürülmesinden sonra, Ali bizzat karşı çıktığı halde, halkın ve ileri gelenlerin isteği ve baskısı üzerine halifeliği kabul etmek zorunda kaldı. Beş yıl gibi kısa ve olaylı geçen halifelik döneminde, kendisinden öncekilerden ne denli farklı olduğunu açıklıkla ortaya koydu.
Onun yöneticilik ya da halifelik anlayışı diğerlerinden bir hayli farklı idi ve her alanda hakça bir uygulamayı amaçlıyordu. Bu, Hz. Ali’ye bizzat biat ettikleri halde, önceki halifeler zamanında çeşitli ayrıcalıklar elde etmiş olanların sert bir tutum izlemelerine neden yolaçtı. Çünkü onlar, elde ettikleri aslan payından vazgeçmek niyetinde değillderdi. Çıkarlar ve ayrıcalıklar ağır basıyordu. Bir bakıma gerçekten inanmış olanlarla inanır görünen, çıkarları söz konusu olduğu zaman İslam’ı istismar etmekte herhangi bir sakınca görmeyenler arasındaki farklılığı yansıtıyordu.
Diğer taraftan olaylar; taraflar arasındaki görüş ayrılığının, sadece kimin halife olacağı noktasında değil, İslam’ın uygulanışı ve nasıl anlaşılması gerektiği konularında da sürdüğünü ortaya koydu. Muhammed’in Ehl-i Beyti, sağ kalan bazı sahabeler ve kemerbestlerle Ebu Bekir, Ömer ve Ebu Süfyan ailesinin başını çektiği Umeyyeoğuları arasında derin ayrılıklar başgösterdi. Bu ayrılıklar Ömer ve özellikle de Halife Osman zamanında daha da büyüdü. Halife Osman’ın öldürülmesini bahane ederek Ali’nin halifeliğini tanımak istemeyen Ebu Süfyan oğlu Şam Valisi Muaviye, Muhammed’in eşi Aişe’nin yanısıra Zübeyr ve Talha gibi etkili pek çok kişi düşmanca bir tutum aldılar. Böylece çıkar cephesi, Ümeyyeoğulları yararına genişleyip güçlendi.
Muhammed zamanında ancak ihtiyacı olan kimselerin yararlanabildiği Beytülmal, yani devlet hazinesi, özellikle Osman’ın halifeliği döneminde, öncelikle Umeyyeoğulları’na ve bazı ileri gelen kişilere peşkeş çekildi. Emevi iktidarı, İslam’ın başlangıçdaki kural ve buyruklarına uymak yerine, Ebu Süfyan ailesinin, İslamiyet’in ortaya çıkışı nedeniyle kısmen kaybettiği ekonomik, sosyal ve siyasal çıkarlarını yeniden elde etmek amacıyla onu, İslam dinini, kendi istekleri yönünde değiştirip kullandıkları anlaşılıyor. Bu yüzden, elegeçirdikleri halifeliği Roma hükümdarları ile boy ölçüşen bir anlayışla kullandılar. İslam’ın ortaya çıktığı zamanki toplumu geliştirici özelliklerini ve insanların yararına olan bir çok kuralını, Ümeyyeoğulları’ nın çıkarları yönünde değiştirdiler. Bundan amaç İslam’ı geliştirip güçlendirmek değilldi. Asıl yapılmak istenen, kurmayı planladıkları Emevi saltanatını güvenceye kavuşturmak için bir takım kaide ve kurallara dayalı bir yapı oluşturmaktı. O zaman toplumu, merkezi buyruklarla yönetmek, istenilen tarafa yöneltmek çok daha kolay olacaktı.
İşlerine yarayan eski Arap geleneklerinin bir çoğunu yeniden canlandırarak, Peygamber zamanındaki çeşitli uygulamaları gönüllerince değiştirip sunarak, Şeriat adı adı altında âdeta yeni bir din oluşturdular. Arap gelenekçiliği ve yaşam tarzını İslam’ın kendisiymiş gibi sunma çabaları, giderek yadırganır olmaktan çıktı. Devlet desteği ve eldeki olanaklar, Ehl-i Sünnet’ten yana işleyerek, gerçek İslam’ın, Muaviye’ce temsil edilen anlayış ve yol olduğu kanısını güçlendirdi. Bu kanı Abbasi, Selçuklu, Osmanlı dönemlerinde daha da pekişerek, günümüze kadar geldi. Yüzyılları kapsayan bu süreç, Şeriat’a dayalı oldukça dar ve katı bir bir anlayışın, hoşgörüden yoksun bir yaklaşımın oluşmasına neden oldu. Dahası, gerçek İslam’ın bu ve böyle olduğu yolundaki izlenim ağırlık kazanır oldu. Hatta öyle ki, içimizden bazıları bile, söz konusu olgunun etkisinde kalarak, -bilerek ya da bilmeyerek-İslam’ı Muaviye hattıyla özdeşleştirip, Aleviliği İslam’ın dışında kalan bir inanç olarak görmektedirler. Bunun maksatlı değilse, tepkici ya da çok yüzeysel bir bilgiye sahip olmaktan kaynaklandığını düşünmekteyiz.
Müslümanlar Arap-soylu ve Mevali (Köleler) biçiminde, dine aykırı olan, keyfi bir ayırıma tabi tutuldu. Muhammed zamanında, "Müslüman olabilmenin koşulu" kelime-i şehadet getirmekten ibaretken, Emevi yöneticilerin yaptıkları yeni düzenlemelerle bu, altından kalkılması olanaksız bir hale sokuldu. Ağır, hatta yerine getirilmesi olanaksız koşullara bağlandı. Birinin Müslüman olabilmesi için; bulunduğu memleketin valisinden ve tahsildarından "iyi bir Müslüman" olduğuna dair bir belge alması; Kuran’ın en az bir suresini ebere okuması ve de sünnet olması zorunluydu. Emevi vali ve tahsildarlarının birine "iyi bir Müslümandır" demeleri için, o kişinin Emevi iktidarından yana olması, Ehl-i Beyt’e karşı olması zorunlu koşul haline getrilmişti. O zamanda bir sureyi ezbere okumak, öyle kolaylıkla başarılabilir bir iş değildi. Sünetse "mevali"ler arasında pek yaygın bir uygulama sayılmazdı, oldukça ağır koşullardan biriydi. Bu durum Muaviye’nin, hilafeti, hile ve zorla gasbetmesinden sonra, doksan yıla yakın uzunca bir süre devam eden Emevi iktidarları döneminde varlığını korudu. Bu yüzdendir ki Arapları üstün tutan Muaviye, siyaset bilimcilerince Arap milliyetçiliğinin öncüsü ve babası sayılmaktadır.
Ali ve evlatları, baştan beri sözkonusu milliyetçi ve bölücü tutuma karşı çıktılar. Ehl-i Beyt’in sahip olduğu İslam anlayışı, yapılan bu dar-miliyetçi uygulamayı hoşgörüyle karşılamaya elvermiyordu. Çünkü, İslam’ın özüne ters düşen, hatta onu din olmaktan çıkarıp, bir saltanat ideolojisi haline getiren bir yola girilmişti ve bu, gerçek inanç sahiplerince kabul edilebilecek bir tutum değildi. Ehl-i Beyt de, bedeli Kerbela faciası kadar korkunç da olsa, yüzyıllarca ağır baskı, katliam ve gözyaşı koşullarında yaşamak zorunda bırakılmak da olsa, her şeyi göze alarak söz konusu gidişe karşı çıktı. Esasen Ehl-i Beyt’in kendisi bütünüyle devre dışı bırakılmaya çalışılmış, cami minberlerinden küfür yağmuruna tutulmuş, onun sorunlara yaklaşımı hepten düşmanca karşılanmıştı.
Miladi 661’de Ali şehid edildi. Onun daha sağken yerine İmam tayin ettiği Hasan’ın halifeliğini, Muaviye büyük bir orduyla üstüne yürüyerek ondan almış, o da kan dökülmesin diye bırakmaya -bazı koşulların Muaviyetarafından kabul edilmesi sonucu- razı olmuştu. Ne var ki Muaviye, yapılan antlaşmanın hiç bir şartına uymamış, yerine getirmekten kaçınmış, hatta sözkonusu anlaşmayı, "ayaklarımın altındadır" biçiminde nitelemekte sakınca görmemişti.
680’de ise Kerbela faciası yaşandı, Muhammed’in sevgili torunu Hüseyin ve 72 arkadaşı Kerbela’da hunharca katledildiler. Hüseyin, Muaviye’nin oğlu Yezid’in halifeliğini kabul edip, ona biat etmediği için dost ve yakınlarıyla birlikte katledildi. Bu olay, Emeviler’ce Mevali (Köleler) diye adlandırılan, Arap-olmayan halklar arasında büyük bir tepkiyle karşılandı ve Emeviler’in Ehl-i Beyt’e hayat hakkı tanımadıkları yönündeki kanı ve kaygıları güçlendirdi.
Ali ve Ehl-i Beyt, Mevali diye nitelenen İran, Mezopotamya, Küçük-Asya vb. memleket-lerin Arap-olmayan halkları tarafından sempatiyle karşılandı. Ehl-i Beyt’in Araplar arasında barınma olanağı kalmamış, kurtuluşu Mevaliler arasında yaşamakta bulmuştu. Yeni yönetim, önünde herhangi bir engel tanımıyor, Ehl-i Beyt’e ve kim olursa olsun muhalif-lerine gözaçtırmıyordu.
Bu olgu Aleviliğe, Ali taraftarlığı’na çok daha geniş ve derin bir muhteva kazandırırken, diğer taraftan da Aleviler’in, son derece güç koşullar altında, çeşitli toplum ve kültürlerle karşılaşıp tanışmalarına yolaçtı. Mevali halklar aracılığıyla eski inanç ve kültürlerin insancıl gelenek ve görenekleri, düşünsel ve felsefi yaklaşımları, kısaca iyiden ve güzelden yana ne varsa Şia-i Ali hattına akarak, yeni ve daha zengin bir sentez’in gerçekleşmesine neden oldu. İş bu kadarla da kalmadı, Alevilik de Aleviler de başlangıçta ve İslam dini kapsamında ortaya çıkan durumdan çok daha ileri, karmaşık ve farklı bir yol izleyerek bugüne geldiler. Ali adıyla başlayan bu inanç ve kültür sistemi, uzanabildiği alanda yaşamış bulunan eski kültürlerden çok şey alarak, yeni ve özgün katkılara da açık kapı bırakarak her geçen gün daha da gelişip güçlendi.
Aleviliğin, tüm bu etki ve değerleri, insan’ı merkez alan bir anlayışla ve insan sevgisi temelinde kaynaştırıp sunduğu yargısı, hemen hemen tüm araştırmacılarca benimsenip paylaşılan ortak bir yargı haline gelmiştir.
Sünni ya da Ortodoks İslam, İslam dininin ortaya çıkışından önceki inanç ve düşünceleri genellikle "Bâtıl" olarak nitelemekte, adeta herşeyin Müslümanlık’la başladığını ileri sürmektedir. Oysa İslam-öncesi Arap gelenek ve göreneklerini hiç de "Bâtıl" saymadılar; onları baştacı edip İslam Şeriatı olarak sunmaktan da hiç geri kalmadılar.
Alevilik’se, insanoğlunun ürünü olan iyi ve güzel ne varsa, hangi düşünce ve eylem insanlığın hayrınaysa, onu yadsımak yerine ona kendi sisteminde seçkin bir yer ayırmayı yeğlemiş, onu kendi kültürüne katma geniş yürekliliğini gösterebilmiştir. Bu yaklaşım onu daha da zenginleştirdiği gibi, onun dar anlayış ve dogmalardan sıyrılmasına da ayrıca katkıda bulunmuştur. Yine eski Hint, Yunan, Urartu vb. ülkelerin dinlerinden, Şamanizm’den bir çok iyi şeyi alıp kendi potasında eritip yeni ve evrensel yanları güçlü bir sentez oluşturmasını sağlamıştır.
a. Abbasi, Büyük Selçuklu ve Osmanlı Dönemleri:
Aleviler’in desteğinde Hilafeti elegeçiren Abbasiler, uzun süren iktidarları (750-1258) döneminde, genellikle Emeviler zamanında şekillenmiş olan Şeriat’a bağlılık ve Ehl-i Beyt’e düşmanlık üstüne oturtulan bir politika izlediler. Ali evladı İmamlar’ın büyük bölümü bu dönemde ve bizzat Abbasi yönetiminin plan ve tuzakları sonucu öldürüldüler. Hallac-ı Mansur (öl. 922) ve daha pek çok mutasavvıf, düşün ve felsefe adamı bu dönemde katledildi. Emevileri yıkan hareketin önderi Ebu Müslim Horasani, iktidarı getirip kendi elleriyle Abbasiler’e teslim ettiği halde, kısa bir süre sonra acımasızca katledilmekten kurtulamadı (755). Onun taraftarlarının, Simbad adlı komutanın önderliğinde başlattıkları ayaklanma ise, yedi yıl gibi kısa bir süre sonra kanlı bir biçimde bastırıldı. Beş yüz yıl kadar süren Abbasi yönetimi döneminde Ali taraftarları büyük baskı ve işkencelerle karşılaştılar. Ehl-i Beyt mensupları ve yandaşları, üstüne duvar örülerek öldürülmek dahil, akılalmaz çeşitli yöntemlerle ortadan kaldırıldılar. Bu konuda Abbasiler, Emeviler’den hiç de geride kalmadılar ve bu, 1258’de Bağdat’daki Abbasi halifesi Moğollar tarafından asılarak öldürülünceye kadar sürdü. Bu olay üzerine Mısır’a kaçarak kurtulan Abbasi halifesinin yakın akraba ve ailesi, burada da halifeliğini sürdürdü ve buna da 1517’de Osmanlı Sultanı Yavuz Selim son verdi. Daha doğrusu Yavuz halifeliği devralarak, Osmanlı padişahlarına aynı zamanda Halife olma olanağını kazandırdı.
İran’da kurulan Büyük Selçuklu Devleti, koyu Sünni idi. Onun sadrazamı Nizam-ül Mülk’ün Alevi düşmanlığı unutulması mümkün olmayan boyutlara ulaştı. İran’ın Horasan’da, Hasan Sabah etrafında toplanmış bulunan direngen Alevi-Bâtıni topluluğuna karşı son derece acımasızca davrandı. Sonunda Hasan Sabah fedaileri tarafından ölümle cezalandırıldı. O dönemde Batıni diye de adlandırılan Aleviler’in Suriye, Lübnan ve Mısır’da bulunan kolları, Selçuklular’ın yanısıra Salahaddin Eyyubi’nin kanlı saldırılarına da hedef oldular. Hatta öyle ki Aleviler, Salahaddin’e karşı Haçlılar ve Yahudiler’le de işbirliği yapmak zorunda kaldılar.
Osmanlı iktidarı Alevi toplumu bakımından unutulması mümkün olmayan kapkara bir dönemin habercisi oldu. Alevi inancı tümdan "Batıl" sayıldı, Aleviler toptan yokedilmeye çalışıldı. Osmanli-İran ilişkilerinin gerginleşmesi sonucu 50 binden fazla Alevi kılıçtan geçirildi ve hayatta kalanlarsa sürekli takip altında tutuldular.
Yavuz Selim’in, İbn-i Kemal gibi Seyhülislam takımına hazırlattığı fetvalarında Kızılbaşlar (yani Aleviler), "kâfirler ve dinsizler topluluğu" olarak tanımlanıyordu. "Onlara sempati gösteren, bâtıl dinlerini kabul eden ve yardımcı olanlar da kâfir ve dinsizdir" biçiminde suçlanıyordu. Aleviler’le savaşta ölen Müslümanlar "kutsal şehit" sayılıp Cennet’e gönderilirken, Aleviler’den ölenler ise "cehennem dibinde" bir yerlere atılıyordu. Aleviler’i "kırıp topluluklarını dağıtmak bütün müslümanların görevidir" şeklinde buyurulurken, en küçük bir merhamet duygusuna yer bırakılmıyordu. Bunun yanısıra kendileri açısından Aleviler’in durumunu, "kâfirlerin -kitap sahibi Hıristiyan ve Yahudiler'in- durumundan daha kötü" gösteriliyordu. "Bu topluluğun kestiği ya da gerek şahinle, gerek okla, gerekse köpekle avladığı hayvanlar murdar" sayılıyor, "gerek kendi aralarında gerekse başka topluluklarla yaptıkları evlenmeler muteber" görülmüyor, koca bir toplum piç insanlar topluluğu olarak nitelendiriliyordu...
Kızılbaş olmak Osmanlı kılıcını ensesinde hissetmek için yeterli bir nedendi. Bununla birlikte diğer halk kitleleri de acımasız bir baskı ve sömürü kıskacına alınmış, son derece güç koşullar altında yaşamak zorunda bırakılmıştı.
Alevi-Kızılbaş toplumunun gerek dinsel inanç, gerekse dünyagörüşü ve yaşam anlayışı bakımından Sarayın saldırı hedefi haline gelmesi, onu bir başkaldırıdan diğerine yöneltti. Ve ardı arkası kesilmeyen katliamlarla karşı karşıya bıraktı. Bu olgu bir yandan Aleviliğin anlamını ve içeriğini ezilen halk kitlelerinden yana derinleştirirken, bir yandan da onu, hangi dine ve hangi millete mensup olursa olsun, Osmanlı yönetiminden rahatsız olan tüm her kesin ilgi odağı, dönemin koşullarında ideolojik ve politik sığınağı haline getirdi. 1239'da Babailer, 1416-1419'da Şeyh Bedreddin, 1511'de Şah Kulu Baba, 1512'de Nur Ali Halife, 1518'de Şeyh Celal, 1525'te Baba Zünun, 1527'de Kalender Çelebi, 1577-1589'da Şah İsmail adında birinin ve sürüp giden çeşitli halk ayaklanmaları birbirini izledi. Bu ayaklanmalara her soydan ve her boydan insanın katıldığı, yer yer Kızılbaş ayaklanması olmaktan çıkıp topyekün bir halk ayaklanmasına dönüştüğü görülür. Bu dönemde Aleviler’e ya da "şer'i düşünceye aykırı hareket edenlere" verilen cezalardan bazıları şöyledir:
- Küreğe konulmak.
- Çoluk çocuğuyla Kıbrıs'a ya da başka yörelere sürülmek.
- Dini önderleri suda boğdurmak ya da ateşe atıp yakarak öldürmek.
- Aşırı bulunanları hırsızlık, katillik, eşkıyalık gibi suçlamalarla öldürülmek. Yani Alevi oldukları için öldürüldükleri gizlenmiş, hırsızlık, katillik, eşkıyalık gibi suçlardan "siyaset" (idam) edildikleri gerekçesi propaganda edilmiştir.
Osmanlı döneminde Alevi-Kızılbaş toplumuna yapılan baskı ve haksızlıkların dayandığı temel anlayış, bugün de aynen sürüyor. Kısaca değinilen padişah Yavuz Selim dönemi ve sonrasında çıkarılan "Fetvalar" bugüne kadar henüz hükümsüz sayılıp ortadan kaldırılmış değil.TC hükümetlerince hazırlatılan devletin "Gizli" belge ve raporlarında, Aleviler’e tıpkı Osmanlı dönemindeki gözle bakıldığı anlaşılıyor.
b. Türkiye Cumhuriyeti Dönemi:
TC`yi tamıtamına Osmanlı Devleti`nin yerine koymak, onun şaşmaz devamı olarak görmek elbette ciddi bir hata olur. Aynı şekilde ondan tümüyle bağımsız, kopuk ve hepten ilgisiz bir biçimde görüp sunmak da bir okadar yanlıştır. Nitekim egemen anlayışa bakıldığı zaman TC`nin her vesile ile Osmanlı mirasına sahip çıktığı, hatta devlet olarak onu zor durumda bırakan Ermeni kırımı gibi olumsuz örnek ve uygulamaların vebalini bile üstlenmekten geri kalmadığı görülür. Aleviler konusunda da durum pek farklı değildir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nda görevli Osmanlı döneminde yapılan Alevi katliamları TC’nin Aleviler`e ilişkin politikasında farklı olan, devletin dinsel esaslara dayanmaması, teokratik yapı ve uygulamalardan sıyrılmış olmasıdır. Bununla birlikte devletin, Ortodoks İslam diye de adlandırılan Sünnilik’ten yana hayırhah tutumu, onu maddi ve manevi her bakımdan kanatları altına alıp koruması, ülkede gerçek anlamda laik bir sistemin uygulanmadığının açık bir göstergesi, devletin Sünniliği tercih ettiğinin de açık bir kanıtıdır. Başka deyişle Aleviler, laik olduğunu söyleyen Cumhuriyet döneminde de ağır baskılara uğramış, 1920’de Koçgiri’de, 1937-38’de Dersim’de acımasızca katledilmişler. 1993’de Sivas’da olduğu gibi ateşte yakılarak barbarca yöntemlerle öldürülmeleri, çeşitli yöntemlerle ortadan kaldırılmaları, öteden beri Cennet’e gitmek için işlenebilecek hayır işlerden sayılmıştır. Üstelik katiller, kimi zaman bizzat devletin güvenlik kuvvetleri tarafından himaye edilerek sözkonusu sevaba nail olmuşlar! Kimi zaman da İstanbul-Gazi mahallesinde olduğu gibi bizzat devletin polisi ve askeri eliyle Alevi kanı akıtılarak, hükümetlerce her türlü taltife layik görülmüşler. Esasen tarihe bakıldığında, sokaktaki insanların değil, bizzat devletin ve örgütlü güçlerin Alevi-Sünni çatışması yarattıkları, bu tür katliamların genellikle siyasal merkezlerden planlandığı rahatlıkla görülür. Bunun örneklerine Türkiye’de de rastlanmış, devletin kendi sıkıntılarını gidermek amacıyla ülkede varolan Kürt-Türk, Alevi-Sünni gibi gerilim noktalarını acımasızca kullandığına sıkça tanık olunmuştur.
Alevi sorununun en az 1400 yıllık bir geçmişi var ve oldukça acılı bir seyir izlemiştir. Türkiye Cumhuriyeti döneminde de bu özelliğinen fazla bir şey kaybetmeden sorun olmaya devam etmiştir. Ne var ki ağır baskı ve elverişsiz koşullar yüzünden zaman zaman derin bir sessizliğe gömülmüş, içiniçin bir gelişme dönemi yaşanmıştır. Kimi dönemlerde de gözle görülür bir canlanma ve hareketlilik görüldü. Günümüzde ise Alevi sorunu dikkate değer bir tırmanma sürecine girmiş ve Alevi toplumu bir an önce sağlıklı bir çözüme ulaşmak için oldukça kararlı bir tutum sergiler olmuştur.
3. Alevi Yol ve Erkânı Gelişmeye Açık Bir Seyir İzlemiştir:
Alevi inanç ve kültürü dikkatle incelendiğinde, onun, sosyal, siyasal, kültürel her türlü gelişmeye açık bir seyir izlediği görülür. Söz konusu özelliğin oluşmasında çeşitli etkenlerin rol oynadığı muhakkak. Bununla birlikte, en küçüğünden en yücesine kadar tüm değerler sisteminin, insan’a endekslemiş olması, başlıca etken olarak görülmelidir. Bu olgu, Alevi inanç ve kültürünü, İslamiyet’in ortaya çıkışı ile sınırlamak yerine, insanoğlunun yarattığı, yaratmakta olduğu ve yaratacağı düşünülen en iyi ve en özgün değerlere açık bir yolda ilerlemeye götürdü. Batılılarca Ortodoks İslam diye adlandırılan Sünnilik ile Alevilik arasındaki anlaşmazlığın, siyasal nedenleri olmakla birlikte, evrene, topluma, insana vb. sorunlara yaklaşımlarındaki derin farklılıklar yüzünden de karşı karşiya geldiklerini belirtmeden geçilmemeli, diye düşünmekteyiz. Ehl-i Sünnet, insanı acz içinde ve zavallı bir kul olarak nitelerken, Alevilik baştan beri, insana varlık alemindeki en yüce yeri vermektedir. Bakın Aleviliğin öncüsü Hz. Ali ne söylüyor:
Derman sende, ama senin haberin yok, derdin senden ama sen görmüyorsun.
Kendini küçücük bir beden sanıyorsun; oysa koskoca bir evren dürülmüş içinde senin.
Öylesine ap-açık, ap-aydın bir kitapsın ki, gizli şeyler onun harfleriyle meydana çıkmada.
Dışarıya, kimseye bir gereksinimin yok senin; gönlünde yazılmış yazılar her şeyden haber verir sana.
Burada Ali hattının mı yoksa ona karşı olanların sahip oldukları anlayışın mı Muhammed’in dinini, yani İslam’ı temsil ettiği sorusu akla gelebilir. Görüşler farklı olmakla birlikte, Ali tarafının işin özüne daha yakın olduğunu söylemenin pek yanlış olmayacaği kanısındayız. Muhammed, kızı Fatma, damadı Ali ve bu ikisinden doğan torunları Hasan ile Hüseyin’den oluşan beş kişlik aile, bizzat Muhammed tarafından Ehl-i Beyt (Ev Halkı) diye adlandırıldı. Doğal olarak bu soydan gelen kişilere de, o tarihten beri Ehl-i Beyt denile geldi. Fatma oldukça akıllı, çevresinde saygınlık uyandıran olgunlukta, bilge ve mutasavvıf bir kadındı. Ali ise İslam’a derinden inanmış, adil, çok güçlü ve bilge bir zattı. Oğulları Hasan ve Hüseyin de, Peygamber dedelerinin sıcak ilgisi, anne ve babalarının mürebbiliği altında yetişmiş kimselerdi. Doğaldır ki bunlar, dedelerinin dinini yakından tanıma fırsatını bulmuş ve o doğrultuda eğitilmişlerdi. Hal böyleyken, Emeviler’ce şekillendirilip güçlendirilen anlayışın, İslam’ın gerçek çizgisini temsil ettiği anlayışı, pek inandırıcı gözukmüyor.