|
Devlet Üniversitelerinin Durumu ve Geleceği:
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ
Çukurova Üniversitesi, e-mail:
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
14 Mayıs 2007 tarihinde Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) konferansları dizini çerçevesinde ITÜ öğretim üyesi ve TÜBA asli üyesi Sayın Prof. Dr. Derin ORHON, "Devlet Üniversitelerinin Durumu ve Geleceği" konusunda ilginç bir sunumda bulundu. Sayın Derin Orhon ülkemizin iyi yetiştirdiği kişilerden birisi olarak bilinir. Çevre bilimi ve çevre biyoteknolojisi alanındaki çalışmaları ile bilimsel literatürde iyi tanınmaktadır. Sayın Derin Orhon aynı zamanda üniversite sorunlarına duyarlı bir bilim insanı olarak da bilinmektedir.
Öğrenciler Cahil mi Yetiştiriliyor?
Üniversitemizdeki konuşmasında sayın Orhon ülkemizde yaşanan bir çok gelişmeyle toplumu cahilleştirdiğimizi ve bundan da üniversitelerin sorumlu olduğunu belirttiler. İstanbul Teknik Üniversitesi gibi ilk yüzde birlik dilime giren öğrencilerin okuduğu üniversitede "TÜBA nedir?" diye bir anket yaptırdığını ve öğrencilerin büyük çoğunluğu TÜBA’yı bir futbol kulübü gibi gördüğünü belirtiyor. Öğrencilerin yalnızca % 7’si TÜBA’yı tanımlayabilir, geriye kalan %93’ü bilmiyor. Daha önce de belirttiğim gibi öğrenciler maalesef bir çok konuda toplumsal sorunlara duyarsız ancak bu öğrencilerin suçu değil. Bu durumdan hepimizin kendi kendimize sorması gereken çok sayıda soru olduğunu düşünüyorum. Bugün 15 Milyon civarında öğrencinin tamamı sınav endeksli olması nedeniyle çocukların zamanının neredeyse tamamı sınava hazırlanmak ile geçiyor. Öğrencilerin sınava hazırlanmak için nerdeyse sinemaya, tiyatroya, spor yapmaya ve diğer sosyal faaliyetlere hiç zamanı olmuyor. Ailelerin de maalesef bu konuda çocuklarının sınavı kazanmasından başka bir kaygıları olmamaktadır. Mevcut eğitim sistemimizin bir sonucu olan sınav kazanmaktan başka düşüncesine imkan verilmeyen öğrencilerin bu davranışını biraz normal görmemiz gerekir. Tabii öğrenci üniversiteye geldikten sonra da aynı süreç devam etmektedir. Üniversite olarak biz de öğrenciye pek yardımcı olamıyoruz. Her ne kadar üniversite tanımında ve beklenilen mezun profili güzel sözler ile süsleniyorsa da, genelde arzulanan mezun tipi "sorunu kendi kendine düşünebilen, araştırma yapabilen, baştan sonuçlandırmasına kadarki süreci kendi kendine yapabilen" bir mezun tipi değil. Bu durum yalnız İTÜ için değil; diğer üniversitelerin de aynı durumda olduğu sayın Orhon tarafından işlenmektedir. Bunun bir nedeni üniversitelerimizin halen YÖK yasasından kaynaklanan öğrenciyi potansiyel suç işleyebilir nitelikte görüp, öğrencinin özgür davranması ve kendi görüşlerini ifade etmesini istememesindendir. Bunun en açık örneği de her üniversitede onlarca öğrencinin disiplin suçu ile okuldan sürülmesidir. Çünkü öğrencilerimizin halen açıkça öğretim üyesine kendisini rahatlıkla ifade edememesi ciddi bir sorundur. Öğrencilerimiz üniversitede gerekli ilgiyi görememesi nedeniyle sorun yaşamaktadır. Burada asıl sorun, üniversite ortamı dediğimiz özgür bireyin özerk ortamı kendisini gerçekleştirip gerçekleştirmediği ile ilgilidir. Özerk üniversite ortamı oluşmadan hiçbir zaman özgür düşünen, sorun çözebilen ve sorgulayıcı bir gençlik yaratamayız. Üniversitelerin asıl üzerinde durmaları gereken temel konu, özerk üniversite ortamının nasıl yaratılacağıdır.
Bilimsel ve İdari Özerklik Şart
Sayın Orhon, diğer bir sorun olarak da akademik kadroların oluşmasında üst yönetimlerin liyakat ve bilgiye dayalı seçimi yerine yeniden rektör seçilebilmek için kendilerine oy verecek kişilerin atanmasına öncelik vermelerini belirttiler. Az da olsa böyle söylemlerin özelliklede Yrd. Doç. atamalarında yaşanıyor olması bir çok genç yetenekli araştırıcıyı rencide etmektedir. Maalesef bugün üniversitelerin en ciddi sorunu olarak görülen öğretim üyesi profilinin zayıflamasında yöneticilerin çok ciddi bir sorumluluğu bulunmaktadır. Bu konunun yöneticilere bırakılmadan bilgi ve liyakate uygun konuma getirilmesi için yeni çözüm önerilerinin geliştirilmesi gerekir. Sayın Orhon, üniversitelerde yapılan eğilim yoklamalarının akademik yaşama zarar verdiğini belirtiyorlar ki bu son derece doğru bir yaklaşım. Bu konuyu uzun zamandır işlemekteyiz. Ancak şu ana kadar ciddi bir gelişme sağlanmadı. Halen ilkeleri ve kriterleri olmayan üst yönetimlerin eğilim yoklaması ile belirlenmesi ve bunu izleyen YÖK ve Cumhurbaşkanlığının atanması süreçleri üniversitelerde başta akademik atamaların gerçekleştirmesinde ciddi tahribatlara neden olmaktadır. Sayın Orhon, bu nedenle üniversitelerin üst yönetimlerinin atama ile gerçekleşmesi gerektiğini savunuyorlar. Ancak sorun temelde insan kaynaklı olduğu için herkesten önce yöneticilerin insanlara eşit mesafede durmaları gerektiğine inanmaktayım. Daha nitelikli bir seçim yöntemi ile özerk üniversite anlayışı gerçekleştirebilir. Bu konuda sayısız model bulunmaktadır. Ayrıca da üniversite üst yöneticilerinin bir defalığına belirlenmesinin üniversitelerin yararına olduğunu hep savunmaktayım. Ancak sayın Orhon’da çok iyi biliyor ki, bugünkü atamayla gelen her düzeydeki yöneticiler, seçilmişlerden daha iyi durumda değildirler. Tersine ilgisiz çoğu kez bireysel ve ideolojik anlamda bir üstteki yöneticiye bağımlı kişilerin tercih edilmesiyle sonuçlanabiliyor. Dolayısıyla mutlaka otoriteden bağımsız nitelikli seçim ile üst yöneticilerin belirlenmesi sağlanmalıdır. Sayın Orhon’nun üzerinde durduğu bir diğer konu da üniversite üst yönetimlerin sahip oldukları aşırı yetkiye dayalı keyfi tutumlarının üniversite ortamında yarattığı olumsuzluklardır. Bu konu YÖK kurulduğundan bu yana devam ediyor. Devlet üniversitelerinin maddi sorunu, akademik kadro tahsisi ve diğer sorunların bir birini tetiklemesi nedeniyle bugün üniversitelerde ciddi sorun yaşanıyor. Devlet Üniversitelerine öğrenci başına ödenen paranın 3000 dolar olduğu, bunun Afrika ülkelerinin düzeyine yakın olduğu, ancak Batı üniversiteleri ile kıyaslandığında 3-5 katı daha düşük düzeyde destek sağlandığı ve bunun da eğitim ve öğretimde kalite sorunu yarattığını belirtti. Koç Üniversitesinde kayıt parasının öğrenci için 15 000 dolar olduğu ve bu para ile Koç Üniversitesi'nin sorunsuz gelişme gösterdiğini ancak devlet üniversitelerinin aldığı harcın düşük olduğunu vurgulandı. ITÜ İnşaat Fakültesi'ndeki öğrencilerin % 70’nin özel araba ile geldiğini ve bunlardan belirli düzeyde kayıt parası alınmasını savundu. Ancak bu konu uzun zamandır tartışılıyor. Gelişmiş bir çok batı ülkesinde eğitim halen parasız ve özel üniversite de son derece sınırlı sayıdadır. Gelişmiş batı ülkelerinde öğrenciden para almak yerine, herkesi gelir düzeyine göre doğru şekilde vergilendirerek hakkaniyet sağlanmaktadır.
Üniversiteler Mali Özerkliğe Kavuşmalı
Ayrıca Üniversitelerin YÖK ve Sayın Doğramacı ile başlayan Döner Sermaye Sistemi'nin Tıp Fakülteleri dışında pek işe yaramadığını ve üniversiteye zarar verdiğini ve bu durumun üniversitelerde bilimin önünde engel oluşturduğunu belirttiler. Bu anlayış temelde Tıp Fakültelerinin kendi kendilerini maddi olarak karşılayabildiği, ancak piyasa ile iç içe olmayan diğer bilim dalarının ise kendi kendilerini idare etmekte zorlandığı belirtilmektedir. Sayın Orhon, ayrıca üniversitelerdeki yayın sayısı konusunda ciddi sorun yaşandığını. SCI indeksine giren dergilerde 14 bin yayının yapıldığını ve bunun toplam öğretim üyesi başına 0.5 makale olduğunu belirtti. Ancak profesörlerin nerdeyse hiç yayın yapmadığını belirttiler. Ayrıca bu durumun öğretim üyesinin gelir düzeyi ile doğrudan ilgili olduğunu belirttiler. Gerçekten bugün 4 kişilik bir profesör ailesinin aldığı maaş yoksulluk sınırındadır. 950 YTL alan bir araştırma görevlisi açlık sınırındadır. 20 küsur yıl aynı maaşla prof. kadrosunda çalışan bir bilim adamının bu koşullarda bir şey yapamaması doğaldır. Dünyanın bir çok ülkesinde ve ülkemizdeki vakıf üniversitelerinde çalışan öğretim üyeleri devlet üniversitelerinde çalışanlardan kat kat fazla maaş almakta ve kimsenin maaşı kimse tarafından bilinmemektedir. Çünkü maaş performans ölçüleri çerçevesinde gerçekleşmektedir. Sorun yalnızca maaş sorunu değildir, ancak devlet üniversitelerinde ise testi ile suyu taşıyan ile, testiyi su yolunda kıran aynı maaşı alması nedeniyle kişilerin isteklendirilmesi engellemektedir. Ancak performansa dayalı maaş sistemin de pek işlediği söylenemez. Özel üniversitelerde de, salt ideolojik alanlar sağlamak için yurtiçi yurtdışı haksız kaynak aktarıldığı sık olarak basına yansımaktadır. Yani salt bilim için mi performansa bağlı ödeme yapılıyor, bu çok tartışılır bir konudur.
Devlet Üniversitelerinin Durumu İyi Değildir
Sayın Derin Orhon’un anlattıklarından benim çıkardığım sonuç, ülkemizin geleceği ve bilimsel gelişmemiz açısından ciddi bir sorun yığını ile kaşı karşıyayız. Devlet üniversiteleri pek çok konuda maddi ve manevi sorun yaşanmaktadır. Devlet desteği kısıtlı, akademik kadrolar sınırlı ve geleceğe ilişkin akademisyen yetiştirmekte zorlanmaktadır. Ancak sorunun çözümsüz olmadığı da ortada. Sorun zor değil ancak her nedense ülkemizin özerk üniversite anlayışıma kavuşması istenmemektedir. Uzun zamandır sayın Derin Orhon gibi konuyu gündemde tutan akademisyenler çözümü özerk üniversite adresini göstererek çözmek istediklerini belirtmektedirler. Ancak son yıllarda bazı kesimlerde özerk üniversite talebi ile özel üniversite modelinin çağrıştırıldığı da ifade edilmektedir. Bunların birbirinden net olarak ayırtedilmesi gerekir.Genelleyecek olursak, bugün devlet üniversiteleri bir çok konuda ciddi bir sorunlar yumağı ile kaşı karşıya bulunmaktadır. Her yönü ile ülkemiz üniversitelerinin bütün iyi niyetli girişimlere rağmen çağına uygun niteliklere gelmediği ortada. Mutlak bir şeylerin yapılması gerektiği de ortada.Bilgi çağında her şeyden önce eğitim ve bilimden geçeceği aşikar. Bugün batı ülkelerinin gelişmiş olanlarını temel motoru üniversiteleridir. Üniversitesi gelişmemiş hiçbir ülkelin gelişmesi mümkün değildir. İngiltere’yi İngiltere yapan, Amerika’yı Amerika yapan üniversiteleridir. Tabii bu arada batıdaki üniversite ve sosyal fonların, gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerden direkt ve indirekt olarak destekledikleri, oryantalizm yapıldığı ve savaş endüstrisine çalıştıklarını da bilmemiz gerekiyor.
Özelleştirme Değil, Kamu Desteğiyle Özerkleştirme Gerekiyor
Devletten alınan bütçe yetersiz, bu durum üniversitelerin mali özerkliğini zorlamaktadır. Vakıf üniversiteleri bu konuda daha esnek kaynak edinme ve harcama yetkisine sahiptirler. Bilime ayrılan mali destek AB normlarına çıkarılmalıdır. Devlet hiçbir önyargıya yer vermeden gerekli mali desteği sağlamalı ve mali özerklik tam olarak sağlanmalıdır. Başta öğretim üyeleri rencide eden ve eğitimin kalitesini düşüren ek ders ücreti yerine, öğretim üyelerinin dünya ölçeğinde konumlarına ve ağırlıklarına göre maaşları mutlaka üretim ölçülerine bağlı olarak yeniden düzenlenmeli. Ancak başta TÜBİTAK ve TÜBA olmak üzere Anadolu Üniversiteleri de üst kurullarda hakkaniyetle temsil edilmelidir. AB fonlarının nasıl kullanılacağında Türkiye ve Anadolu üniversiteleri de söz sahibi olmalıdır. Yoksa kaynaklar, birbiriyle bağlantılı kişilere aktarılarak, çalışanlar desteklenmiş olmaz.Üniversiteler idari özerkliğe kavuşmalı, kendi yönetim organlarını oluşturmada özerk konuma kavuşmalıdır. Başta öğrencilerin seçimi, programlarını kendilerinin yapması gibi bir çok konuda idari özerkliğe kavuşmalıdır. Öğretim üyesi yetiştirme sorunu yeniden ele alınmalı. Akademik liyakat ve bilgiye dayalı bir yapılanma mutlaka sağlanmalı.
Türkiye'nin genç nüfusu ve eğitime olan talebi ancak eğitim ve bilime verilecek önemle gerçekleşebilir. Tabii nitelikli insan yetiştirebilirsek. Nitelikli insan yetiştirebilirsek, nitelikli öğretim üyesi ve yönetici de yetiştirebiliriz. Bu da özerk üniversite ortamında özgür birey ile sağlanabilir.
|